Buraya yazamıyorum ama o kadar çok özeti geçilcek kitap birikti ki..
Boyalı Kuş (Kosinski)
Mahrem (Elif Şafak)
Baba ve Piç (Elif Şafak)
Uzak (Oruç Auroba)
Son Istanbul (Murathan Mungan)
Lal Masallar (Murathan Mungan)
Bide bunu sütten mi sayalım bilmiyorum ama "Yaz Geçer" var yine Mungan'ın :) Şiir kitabı olduğu için belki de sütten saymalıyız, bilmiyorum..
Acilen buraya da yazmam gerekiyor biliyorum ama şu aralar yazmaya harcayacağım zamanı okumaya harcamaya çalışıyorum sanırım.. Şuan da Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni (Milan Kundera) okuyorum ikinci kez. O da 1-2 güne biter. Umarım en kısa zamanda buraya da yazabilirim özetlerini..
IshN ın Kitap Günlüğü
29 Eylül 2009 Salı
15 Ağustos 2009 Cumartesi
Canan Tan - Piraye
1-2 günde bitirilebilecek bir Canan Tan romanı. Zaman doldurulmak için okunabilir, zira ben öyle yaptım, 24 saat içinde de çok güzel bişekilde görevini tamamladı kitap :) Edebi değeri yok. Bana biraz ipekongunvari geldi çünkü kitabın belirli bi bölümü "geldik, gittik, yaptık" şeklinde gidiyor.
Canan Tan'ın diğer kitaplarını okumadım. Bu kitabını da annemin okumamı istemesiyle okudum. Konu olarak güzel aslında, özgür olduğunu iddia eden bir kızın böyle bi hayatta ne kadar özgür olabileceğini anlatıyo ama dediğim gibi edebi hiç bir değeri yok..
Ya da bir kitapta kendinizi bulabilmeniz için kendinizden çok şey okumanız gerekebilir. Ben belki de o yüzden etkilenemedim..
Aldığım tek not da şudur:
"Tanıştığın insanların gözlerine bakacaksın" der babam. "O gözlerde göreceğin ilk ışığın çekim derecesi, tanışıklığın orada kalmasını ya da gelişerek sürmesini sağlayan en iyi gösterge olacaktır." (Sf. 20)
Sıradaki kitap: Boyalı Kuş - Kosinski
*Teknik bi arızadan dolayı kitapların fotoğraflarını ekleyemiyorum şuan. Yakında eklicem..
Canan Tan'ın diğer kitaplarını okumadım. Bu kitabını da annemin okumamı istemesiyle okudum. Konu olarak güzel aslında, özgür olduğunu iddia eden bir kızın böyle bi hayatta ne kadar özgür olabileceğini anlatıyo ama dediğim gibi edebi hiç bir değeri yok..
Ya da bir kitapta kendinizi bulabilmeniz için kendinizden çok şey okumanız gerekebilir. Ben belki de o yüzden etkilenemedim..
Aldığım tek not da şudur:
"Tanıştığın insanların gözlerine bakacaksın" der babam. "O gözlerde göreceğin ilk ışığın çekim derecesi, tanışıklığın orada kalmasını ya da gelişerek sürmesini sağlayan en iyi gösterge olacaktır." (Sf. 20)
Sıradaki kitap: Boyalı Kuş - Kosinski
*Teknik bi arızadan dolayı kitapların fotoğraflarını ekleyemiyorum şuan. Yakında eklicem..
14 Ağustos 2009 Cuma
Elif Şafak - Med-Cezir
Kitabın tasarımı -gerek kapak, gerek iç tasarımı- o kadar güzel düşünülmüş ki etkilenmeden yapamıyorsunuz. Herşey kitabın adıyla o kadar uyumlu ki..
Siyah-Beyaz. Uçlar. Med-Cezir. Gel-Git.
Kimi bölümlerde sayfalar siyah, kimisinde beyaz. Siyah olan sayfalarda şayet deneme başıysa en üstte bir ay var, zaman zaman dolunay, zaman zaman yarım ay, zaman zaman da hilal olan. Ayın durumuna göre de yazı ya üstlerden başlıyor ya ortalardan ya da en alttan. Med-Cezir.
Bir seçki kitabı. Elif Şafak'ın farkı gazetelerde yayımlanmış yazılarının toparlaması. Uçlarda gelip giden bir ruh halinin sonucunda yazılmış olan yazıların bir toparlaması.
Okuduğum ikinci Elif Şafak kitabıydı. Siyah Süt'ten sonra o kadar iyi geldi ki Med-Cezir.. Siyah Süt'te hayal kırıklığı vardı çünkü, çevreden duyulan övgülerin aslında çok fazla olduğunu falan düşünmüştüm. Ama Med-Cezir farklıydı. Hem o güzel bi döneme denk gelmişti, hem de biraz ben ona gitmiştim sanki..
Bir yazarı tanımak aslında tehlikeli. Bir roman kahramanıyken gerçeğe dönüşmesi soyutu somutlaştırmak gibi.. Ama bu önce yazarın romanlarını okuyan birisi için geçerlidir sanırım. Ben zaten Elif Şafak'ı tanımak isteyen biriydim, romanlarından önce. Bilmiyorum sanırım benim için iyi oldu. Gerçi hala dolduramadığım boşluklar var Şafak'a ait ama zamanla hepsi dolacak sanırım..
Kitap ana hatlarıyla kadınlardan, aidiyetlik duygusundan ya da tam tersi yabancılıktan, İstanbul'a olan hayranlıktan ama bir türlü kavuşamamaktan, göçebeliğinden bahsediyor. Şafak, bu yüzden biraz daha kendini ele veriyor bu kitabında çünkü kendini anlatıyor. Kelimelerle dans edişi Türkçe'ye hayran bıraktırıyor insanı ama mesela Elif Şafak hakkında anlamadığım şeylerden biri de şudur ki, kelimelerle ya da Türkçe'yle bu kadar güzel dans ederken neden kitaplarını İngilizce yazmayı tercih ediyor? Bi çok soru işareti var buna benzer..
Kitabın fotoğrafını çekmedim, o yüzden ekleyemiyorum. Ki zaten şuan kitap bende değil, bu seferlik böyle olsun.
Elçin'e kitabını afırtmama izin verdiği için teşekkürü bir borç bilirim :)
Okurken not aldığım bi çok kısım var, onların arasından da seçerek bişeyler yazıyım:
"Özgürlük çıkış kapılarının gümüşi aralığında."
(Eşiklere Basarsan Şayet)
"Ama siz siz olun, mütereddit ruhları, gökyüzünün direkleri olduğunu söyleyerek teselli etmeye kalkmayın. Nizamın çıtaları umurlarında bile değildir. Çünkü her zelzelede zangır zangır sallanıp, parça parça ayrılan, altında yaşadıkları gökkubenin kallavi direkleri değil, göğüs kafeslerinde taşıdıkları pır pır yüreklerin incecik temelleridir."
(Mütereddit Ruhlar)
"..Sahip oldukları değil, sahip olamadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan.. En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. Aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir, uçar. Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran, yaklaştıran."
(Kökü Olmayan Ağaçlar)
"Boğaziçi Köprüsü aksine inandırmaya çalışsa da yıllardır, hangi tarafa gidersek gidelim, ne Asya kıtasına hoşgeliyoruz, ne Avrupa kıtasına."
(Türk Olmak)
Okunması gerekir ya da gerekmez tarzında bişey söyleyemiyorum, Elif Şafak'ı merak ediyorsanız okuyun diyebiliyorum. Ben beğendim, oldukça.
Sıradaki kitap: Piraye - Canan Tan
Siyah-Beyaz. Uçlar. Med-Cezir. Gel-Git.
Kimi bölümlerde sayfalar siyah, kimisinde beyaz. Siyah olan sayfalarda şayet deneme başıysa en üstte bir ay var, zaman zaman dolunay, zaman zaman yarım ay, zaman zaman da hilal olan. Ayın durumuna göre de yazı ya üstlerden başlıyor ya ortalardan ya da en alttan. Med-Cezir.
Bir seçki kitabı. Elif Şafak'ın farkı gazetelerde yayımlanmış yazılarının toparlaması. Uçlarda gelip giden bir ruh halinin sonucunda yazılmış olan yazıların bir toparlaması.
Okuduğum ikinci Elif Şafak kitabıydı. Siyah Süt'ten sonra o kadar iyi geldi ki Med-Cezir.. Siyah Süt'te hayal kırıklığı vardı çünkü, çevreden duyulan övgülerin aslında çok fazla olduğunu falan düşünmüştüm. Ama Med-Cezir farklıydı. Hem o güzel bi döneme denk gelmişti, hem de biraz ben ona gitmiştim sanki..
Bir yazarı tanımak aslında tehlikeli. Bir roman kahramanıyken gerçeğe dönüşmesi soyutu somutlaştırmak gibi.. Ama bu önce yazarın romanlarını okuyan birisi için geçerlidir sanırım. Ben zaten Elif Şafak'ı tanımak isteyen biriydim, romanlarından önce. Bilmiyorum sanırım benim için iyi oldu. Gerçi hala dolduramadığım boşluklar var Şafak'a ait ama zamanla hepsi dolacak sanırım..
Kitap ana hatlarıyla kadınlardan, aidiyetlik duygusundan ya da tam tersi yabancılıktan, İstanbul'a olan hayranlıktan ama bir türlü kavuşamamaktan, göçebeliğinden bahsediyor. Şafak, bu yüzden biraz daha kendini ele veriyor bu kitabında çünkü kendini anlatıyor. Kelimelerle dans edişi Türkçe'ye hayran bıraktırıyor insanı ama mesela Elif Şafak hakkında anlamadığım şeylerden biri de şudur ki, kelimelerle ya da Türkçe'yle bu kadar güzel dans ederken neden kitaplarını İngilizce yazmayı tercih ediyor? Bi çok soru işareti var buna benzer..
Kitabın fotoğrafını çekmedim, o yüzden ekleyemiyorum. Ki zaten şuan kitap bende değil, bu seferlik böyle olsun.
Elçin'e kitabını afırtmama izin verdiği için teşekkürü bir borç bilirim :)
Okurken not aldığım bi çok kısım var, onların arasından da seçerek bişeyler yazıyım:
"Özgürlük çıkış kapılarının gümüşi aralığında."
(Eşiklere Basarsan Şayet)
"Ama siz siz olun, mütereddit ruhları, gökyüzünün direkleri olduğunu söyleyerek teselli etmeye kalkmayın. Nizamın çıtaları umurlarında bile değildir. Çünkü her zelzelede zangır zangır sallanıp, parça parça ayrılan, altında yaşadıkları gökkubenin kallavi direkleri değil, göğüs kafeslerinde taşıdıkları pır pır yüreklerin incecik temelleridir."
(Mütereddit Ruhlar)
"..Sahip oldukları değil, sahip olamadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan.. En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. Aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir, uçar. Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran, yaklaştıran."
(Kökü Olmayan Ağaçlar)
"Boğaziçi Köprüsü aksine inandırmaya çalışsa da yıllardır, hangi tarafa gidersek gidelim, ne Asya kıtasına hoşgeliyoruz, ne Avrupa kıtasına."
(Türk Olmak)
Okunması gerekir ya da gerekmez tarzında bişey söyleyemiyorum, Elif Şafak'ı merak ediyorsanız okuyun diyebiliyorum. Ben beğendim, oldukça.
Sıradaki kitap: Piraye - Canan Tan
27 Haziran 2009 Cumartesi
Paul Auster - Yanılsamalar Kitabı (Book of illusions)
Yanılsama, kelime anlamı olarak "yanlış algılama" ve "duyu yanılması", psikolojide ise "var olan nesene veya canlıyı yanlış ayrımlı veya değişik olarak algılama", "ilizyon" anlamında kullanılmaktadır. Kitabın orjinal adı da zaten "Book of illusions" olduğundan Can Yayınları yine yine ve yine o mükemmel çevirisiyle gönlümü fethetmiştir.
Kitap adı ve kitap kapağı aslında sizi hazırlamaya çalışıyor kitabın içindeki yanılsamalara: Aşk, İntihar-Ölüm, Kendini kaybediş, Kendini buluş.
Kitap Chateaubriand'ın sözleriyle başlıyor: İnsanın bir tek ve hep aynı yaşamı yoktur. Peş peşe eklenen birçok yaşamı vardır ve çektiği acıların nedeni de budur. Chateaubriand adını daha sonra kitap içinde pek çok yerde de görüyoruz.
Kitap konuya o kadar hızlı bir giriş yapıyor ki kitaba ve konuya hazırlanma döneminde yaşadığınız o sıkılma kısmını yaşamanıza fırsat vermiyor. Romanın baş kahramanı David Zimmer'ın henüz kendisinden bile bahsetmeden Hector Mann'dan bahsetmesinden anlıyoruz sürükleyici bi' roman bize doğru geliyor..
Hector Mann 60 yıldır ortalıklarda gözükmeyen bir dönemin ünlü oyuncularındandır. 60 yıldır kendinden haber alınamamaktadır ve herkes kendisinin öldüğünü düşünür. David, eşini ve çocuklarını bir uçak kazasında kaybeder. Aslında bu kaybediş bir kendini kaybediştir. Uzun zaman kendini toparlayamaz ve insanlardan kaçmaya başlar ta ki kendi evinde, kendi koltuğunda uzun bir zaman sonra ilk defa güldüğünü farkedene kadar.. David'i güldüren adam Hector Mann'dır ve David kendisini yeniden hayata döndüren bu adamla ilgili bir kitap yazmaya başlar.
21. sayfada David daha önce yazdığı kitaplardan bahsederken "Habeşistan Yolu" isimli kitabını da tanıtır. Kitabın konusu "şu ya da bu nedenle yazmayı bırakmış olan olağanüstü yetenekli şairler ve yazar, suskunluk üzerine düşünceler"dir ve örneklerde J.D Salinger adı da geçmektedir. Görünce gülümsediğim için bu önemsiz detayı buraya da yazmak istedim.
David kitabı için Hector Mann'ın geriye bıraktığı 12 filmi bulur ve her karesine kadar filmleri en baştan izler. David'le beraber bizde filmleri izleriz ve Paul Auster'ın betimlemeleri o kadar kuvvetlidir ki kafanızda bir Hector Mann oluşturmakta hiç zorlanmazsınız.
Kitap yayınlandıktan sonra David'e bir mektup gelir. Mektup Hector Mann'ın eşi Frieda Spelling'tendir. Mektupta Hector'ın hala hayatta ve David Zimmer'la görüşmek istediği yazmaktadır. David kitapla uğraştığı süre boyunca kendini o kadar alıştırmıştır ki Hector Mann'ın öldüğüne, gelen mektuba inanmaz. Birilerinin kendisini işlettiğini falan düşündür ama yine de cevap yazmaktan kendini alıkoyamaz.
David, Frieda Spelling'ten gelecek olan 2. mektubu beklerken eski bir arkadaşından bir çeviri teklifi alır. Kitap Chateaubriand'ın "Mêmories d'outre-tombe"udur. Arkadaşının hatırında kalan David'in bu kitabı çok çok önce okuduğu ve kitap hakkında "bu kitap, şimdiye kadar yazılan en iyi özyaşamöyküsüdür." dediğidir. Kitabın yeni bir çeviriye ihtiyacı olduğunu ekler ve eğer isterse bunu David'in bunu yapabileceğini söyler. David teklifi kabul eder ve Hector Mann'ın kitabından sonra kendini bu çeviriye verir.
Bu olaydan sonra ilerleyen sayfalarda "tesadüf" gibi gösterilerek kitabın bi köşelerine Chateaubriand adı sıkıştırılmış. İlk okuduğumda kitabı çevirmek için aldığından hep bu ismin geçtiğini düşünmüştüm ama kitap bittikten sonra en başından tekrar incelerken ilk sayfadaki sözün Chateaubriand'a ait olduğunu gördüm ve taşlar yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Kitabın 66 ve 67. sayfasına tekrar baktığımda Bir Ölünün Anıları ile ilgili olarak Paul Auster'ın şöyle yazdığını tekrar okudum: "Chateaubriand bu kitabı tam 35 yılda yazdı ve ölümünün üzerinden 50 yıl geçmeden yayınlanmasını da istemedi. Aslında ölmüş bir adamın ağzından yazılmış gibi.."
Yanılsamalar Kitabı'nın sonunda anladım ki -tamamen benim hipotezimdir, yanlış anlama olasılığımda yüksek yani- Chateaubriand adı tesadüfen dahil olmamış kitaba ya da Hector Mann'ın boşluğundan dolayı David'i oyalamak için dahil olmamış.
Konuya dönecek olursak, David Zimmer'ı Frieda Spelling'in mektupları pek ikna etmez. Frieda ve Hector'un aile dostu sayılan Alma'da öyküye bu şekilde dahil olur. Alma, David'i Hector Mann'ı görmeye gelmesi için ikna eder ve kitabın geri kalan bölümlerinde Alma David'e Hector'la ilgili tüm bilinmeyenleri anlatır. Bu bilinmeyenlerin içinde Hector Mann'ın çektiği ve kimseye gösterilmemiş olan -ve gösterilmeyecek olan- 14 yeni filmden de bahsedilir.
David bu 14 yeni filmden sadece 1 tanesini izlemeye fırsat bulur, film 41 dakikalık bir şahaserdir: Martin Frost'un İçsel Yaşamı. Paul Auster'ın kitapta geçen bu filmi gerçekten de çekeceğini okudum kitap hakkında araştırma yaparken. Çekildi mi çekilmedi mi bilmiyorum ama dilerim çekilmiştir. Paul Auster'ın betimlemeleriyle okurken izlemiş kadar oluyorsunuz ama beyaz perdede görmek eminim daha güzel olacaktır.
Kitapta devamlı olarak birileri intihar girişiminde bulunsa da kitabın sonunda sadece 1 kişi intihar ederek yaşamına son verir ve kitap aslında kitabın içinde hiç konusu bile geçmeyen "umut"la noktalanır.
Yine aynı akıcılık, yine aynı kendini bir hayatın içinde bulma duygusu.. Paul Auster işte insanda bu hisleri uyandırıyor.
Duygulu. O kadar duygulu ki bittikten sonra kendinizi bi süre -ki şuanki ruh halim tam olarak budur- hala sürüp giden bi hayatın içinde gibi hissediyorsunuz. Bittiğini bilseniz dahi sanki her an bişeyler değişicekmiş gibi geliyor.
Kitaptan notlar:
"Karşımızdaki ekran bir dünyaydı ve iki boyutluydu. Üçüncü boyut bizim kafamızdaydı." (Sf. 23)
"Destedeki bütün kartlar sizin kaybedeceğiniz biçimde dizilmişse o eli kazanmanın tek yolu kurallara karşı gelmektir." (Sf. 45)
"Hayatımı kurtarmak istiyorsam önce onu mahvetmenin eşiğine kadar gelmeliyim." (Sf. 152)
"Başlangıçlara katlanmak, bitişlere katlanmaktan kolaydır." (Sf. 193)
"Yaşadığımız hiçbir şey yok olmaz." (Sf. 260)
Kitap adı ve kitap kapağı aslında sizi hazırlamaya çalışıyor kitabın içindeki yanılsamalara: Aşk, İntihar-Ölüm, Kendini kaybediş, Kendini buluş.
Kitap Chateaubriand'ın sözleriyle başlıyor: İnsanın bir tek ve hep aynı yaşamı yoktur. Peş peşe eklenen birçok yaşamı vardır ve çektiği acıların nedeni de budur. Chateaubriand adını daha sonra kitap içinde pek çok yerde de görüyoruz.
Kitap konuya o kadar hızlı bir giriş yapıyor ki kitaba ve konuya hazırlanma döneminde yaşadığınız o sıkılma kısmını yaşamanıza fırsat vermiyor. Romanın baş kahramanı David Zimmer'ın henüz kendisinden bile bahsetmeden Hector Mann'dan bahsetmesinden anlıyoruz sürükleyici bi' roman bize doğru geliyor..
Hector Mann 60 yıldır ortalıklarda gözükmeyen bir dönemin ünlü oyuncularındandır. 60 yıldır kendinden haber alınamamaktadır ve herkes kendisinin öldüğünü düşünür. David, eşini ve çocuklarını bir uçak kazasında kaybeder. Aslında bu kaybediş bir kendini kaybediştir. Uzun zaman kendini toparlayamaz ve insanlardan kaçmaya başlar ta ki kendi evinde, kendi koltuğunda uzun bir zaman sonra ilk defa güldüğünü farkedene kadar.. David'i güldüren adam Hector Mann'dır ve David kendisini yeniden hayata döndüren bu adamla ilgili bir kitap yazmaya başlar.
21. sayfada David daha önce yazdığı kitaplardan bahsederken "Habeşistan Yolu" isimli kitabını da tanıtır. Kitabın konusu "şu ya da bu nedenle yazmayı bırakmış olan olağanüstü yetenekli şairler ve yazar, suskunluk üzerine düşünceler"dir ve örneklerde J.D Salinger adı da geçmektedir. Görünce gülümsediğim için bu önemsiz detayı buraya da yazmak istedim.
David kitabı için Hector Mann'ın geriye bıraktığı 12 filmi bulur ve her karesine kadar filmleri en baştan izler. David'le beraber bizde filmleri izleriz ve Paul Auster'ın betimlemeleri o kadar kuvvetlidir ki kafanızda bir Hector Mann oluşturmakta hiç zorlanmazsınız.
Kitap yayınlandıktan sonra David'e bir mektup gelir. Mektup Hector Mann'ın eşi Frieda Spelling'tendir. Mektupta Hector'ın hala hayatta ve David Zimmer'la görüşmek istediği yazmaktadır. David kitapla uğraştığı süre boyunca kendini o kadar alıştırmıştır ki Hector Mann'ın öldüğüne, gelen mektuba inanmaz. Birilerinin kendisini işlettiğini falan düşündür ama yine de cevap yazmaktan kendini alıkoyamaz.
David, Frieda Spelling'ten gelecek olan 2. mektubu beklerken eski bir arkadaşından bir çeviri teklifi alır. Kitap Chateaubriand'ın "Mêmories d'outre-tombe"udur. Arkadaşının hatırında kalan David'in bu kitabı çok çok önce okuduğu ve kitap hakkında "bu kitap, şimdiye kadar yazılan en iyi özyaşamöyküsüdür." dediğidir. Kitabın yeni bir çeviriye ihtiyacı olduğunu ekler ve eğer isterse bunu David'in bunu yapabileceğini söyler. David teklifi kabul eder ve Hector Mann'ın kitabından sonra kendini bu çeviriye verir.
Bu olaydan sonra ilerleyen sayfalarda "tesadüf" gibi gösterilerek kitabın bi köşelerine Chateaubriand adı sıkıştırılmış. İlk okuduğumda kitabı çevirmek için aldığından hep bu ismin geçtiğini düşünmüştüm ama kitap bittikten sonra en başından tekrar incelerken ilk sayfadaki sözün Chateaubriand'a ait olduğunu gördüm ve taşlar yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Kitabın 66 ve 67. sayfasına tekrar baktığımda Bir Ölünün Anıları ile ilgili olarak Paul Auster'ın şöyle yazdığını tekrar okudum: "Chateaubriand bu kitabı tam 35 yılda yazdı ve ölümünün üzerinden 50 yıl geçmeden yayınlanmasını da istemedi. Aslında ölmüş bir adamın ağzından yazılmış gibi.."
Yanılsamalar Kitabı'nın sonunda anladım ki -tamamen benim hipotezimdir, yanlış anlama olasılığımda yüksek yani- Chateaubriand adı tesadüfen dahil olmamış kitaba ya da Hector Mann'ın boşluğundan dolayı David'i oyalamak için dahil olmamış.
Konuya dönecek olursak, David Zimmer'ı Frieda Spelling'in mektupları pek ikna etmez. Frieda ve Hector'un aile dostu sayılan Alma'da öyküye bu şekilde dahil olur. Alma, David'i Hector Mann'ı görmeye gelmesi için ikna eder ve kitabın geri kalan bölümlerinde Alma David'e Hector'la ilgili tüm bilinmeyenleri anlatır. Bu bilinmeyenlerin içinde Hector Mann'ın çektiği ve kimseye gösterilmemiş olan -ve gösterilmeyecek olan- 14 yeni filmden de bahsedilir.
David bu 14 yeni filmden sadece 1 tanesini izlemeye fırsat bulur, film 41 dakikalık bir şahaserdir: Martin Frost'un İçsel Yaşamı. Paul Auster'ın kitapta geçen bu filmi gerçekten de çekeceğini okudum kitap hakkında araştırma yaparken. Çekildi mi çekilmedi mi bilmiyorum ama dilerim çekilmiştir. Paul Auster'ın betimlemeleriyle okurken izlemiş kadar oluyorsunuz ama beyaz perdede görmek eminim daha güzel olacaktır.
Kitapta devamlı olarak birileri intihar girişiminde bulunsa da kitabın sonunda sadece 1 kişi intihar ederek yaşamına son verir ve kitap aslında kitabın içinde hiç konusu bile geçmeyen "umut"la noktalanır.
Yine aynı akıcılık, yine aynı kendini bir hayatın içinde bulma duygusu.. Paul Auster işte insanda bu hisleri uyandırıyor.
Duygulu. O kadar duygulu ki bittikten sonra kendinizi bi süre -ki şuanki ruh halim tam olarak budur- hala sürüp giden bi hayatın içinde gibi hissediyorsunuz. Bittiğini bilseniz dahi sanki her an bişeyler değişicekmiş gibi geliyor.
Kitaptan notlar:
"Karşımızdaki ekran bir dünyaydı ve iki boyutluydu. Üçüncü boyut bizim kafamızdaydı." (Sf. 23)
"Destedeki bütün kartlar sizin kaybedeceğiniz biçimde dizilmişse o eli kazanmanın tek yolu kurallara karşı gelmektir." (Sf. 45)
"Hayatımı kurtarmak istiyorsam önce onu mahvetmenin eşiğine kadar gelmeliyim." (Sf. 152)
"Başlangıçlara katlanmak, bitişlere katlanmaktan kolaydır." (Sf. 193)
"Yaşadığımız hiçbir şey yok olmaz." (Sf. 260)
20 Haziran 2009 Cumartesi
Paulo Coelho - Hac
"Hac" çok yavaş ilerliyordu, şuan zamanı olmadığına karar verdim. İlerde, belki. Yarın seçeceğim başka bi kitapla hayat devam edecek :)
20.06.2009
22:26
20.06.2009
22:26
19 Haziran 2009 Cuma
Leo Huberman - Sosyalizmin Alfabesi (The Truth about Socialism)
Kitabı elime aldığımda kapağıyla ilgilenmediğim kitaplardan ilki sanırım. (İkincisi de yine aynı gün aldığım Georges Politzer - Felsefenin Başlangıç İlkeleri oldu.) O yüzden ön kapaktan pek bahsetmeyeceğim. Arka kapaktaki kitap hakkında bilgilendirme gerçekten çok açıklayıcı. Kitabın çok güzel bir özeti, kitaptan ne alacağınızı ne beklemeniz gerektiğini arka kapağı okuyunca çok güzel anlayabiliyorsunuz.
Tamamen öğretici bir kitap. Yanlış bilinen bir çok bilgiye doğru bilgilerle karşılık verdiği için merakla bitirilebilen bir kitap. Sosyalizmin tam olarak ne olduğunu, neyi hedeflediğini, sosyalist bir ülkede nasıl yaşanılacağını tam anlamıyla anlatan bir kitap. Konuyla ilgiliyseniz ilk okunması gereken kitaplardan biri.
Kitap 4 bölümden oluşuyor.
Kitabın ilk bölümünde -benim deyişimle- "Düşmanı tanıyalım" diyerek Kapitalizmin ne olduğunu anlatmış Huberman. Kapitalizmi anlatırken Amerika Birleşik Devletleri'nden yola çıkılmış.Kapitalizmin Sosyalist Analizi ana başlığındaki ilk bölümün alt başlıkları ise şöyle;
1) Sınıf Mücadelesi
2) Artı-Değer
3) Sermaye Birikimi
4) Tekel
5) Gelir Dağılımı
6) Kriz ve Depresyon
7) Emperyalizm ve Savaş
8) Devlet
2) Artı-Değer
3) Sermaye Birikimi
4) Tekel
5) Gelir Dağılımı
6) Kriz ve Depresyon
7) Emperyalizm ve Savaş
8) Devlet
İkinci bölümün ana başlığı "Kapitalizmin Sosyalist Suçlanması." Kapitalizmin analizinden sonra, neden kapitalizmin öldüğünü - ya da en azından ölmesi gerektiğini- açıklayan bölüm. Alt başlıkları;
1) Kapitalizm Verimsiz ve Savurgan
2) Kapitalizm Akla Aykırı
3) Kapitalizmin Adaletsizliği
4) Kapitalizmin Ömrü Tükenmiştir
2) Kapitalizm Akla Aykırı
3) Kapitalizmin Adaletsizliği
4) Kapitalizmin Ömrü Tükenmiştir
Üçüncü bölümden sonra kitap sadece sosyalizmden bahsetmeye başladığı için daha da bir ilgi çekici oluyor. Üçüncü bölümün ana başlığı "Değişimi Savunanlar" ve bu bölümde "Ütopik Sosyalistler" ve "Karl Marx ve Friedrich Engels" inceleniyor.
Dördüncü ve son bölüm tamamiyle sosyalizme ayrılmış, zaten ana başlığımız da "Sosyalizm" Alt başlıklar:
1) Sosyalist Planlı Ekonomi
2) Sosyalizm Üzerine Sorular
3) Özgürlük
4) İktidara Giden Yol
5) Sosyalizmin Hayatımızdaki Etkisi Ne Olacaktır?
Sosyalizm Üzerine Sorular bölümü bir insanın tam olarak sosyalizmi kavramasını sağlıyor. "Sosyalizm nedir?" denince "Ülkedeki herkesin eşit olması demek" diye aslında kısmen yanlış olan bir gerçeği "Sosyalizm, halkın özel mülkiyetini elinden almak mıdır?" sorusuyla doğru bir şekilde aktarmaya çalışıyor. Cevap ise şu: İki çeşit özel mülkiyet vardır. Niteliği gereği kişisel olan mülkiyet: kişisel tatmin için kullanılan tüketim malları. Bir de, kişisel nitelikte olmayan özel mülkiyet: üretim araçları mülkiyeti. Bu tür mülkiyet kişisel tatmin için değil tüketim mallarının üretimi için kullanılır. Sosyalizm birinci çeşit özel mülkiyeti, örneklersek, giydiğiniz elbiseleri elinizden almak değildir. İkinci tür özel mülkiyeti, yani elbiseyi yapan fabrikayı almak demektir.
Kullanım ve eğlence için daha çok özel mülkiyet vardır ama ezme ve sömürme için özel mülkiyet yoktur. İşte sosyalizm budur.
Yine bu bölümde merak edilen komünizm ile sosyalizmin farkı, sosyalist toplumda herkesin ücretinin aynı olup olmaması konularına da soru-cevap şeklinde değinilmiş.
Kitap genel olarak sosyalizmi savunan bir kitap. Sosyalizmi objektif olarak ele almasını isterdim. Kitapta gördüğüm eksiklik buydu.

Bir sonraki kitap: Hac (Diário de um Mago) - Paulo Coelho
Oh be!
Kocaman bi rahatlık içindeyim, kitap okuyabildiğim o eski günlerime kavuşmanın dayanılmaz rahatlığı içindeyim. Şimdi önümde süpersonik bi yaz tatili ve bitirilmesi gereken bi dolu kitap var.. Eee nerde kalmıştık??
13:16
19.06.2009
13:16
19.06.2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)